Sağlığın Geleceği İnsan Kaynağından Başlar: Eğitimden Bilgi ve Teknoloji Üretimine
Sağlık Turizminin Yeni Paradigması – Bölüm 11
Üniversite sınav sonuçlarının açıklandığı ve gençlerimizin geleceklerini şekillendirecek tercihler yaptığı bir dönemdeyiz. Tıp, diş hekimliği, eczacılık, hemşirelik ve diğer sağlık alanları yine en fazla ilgi gören meslek grupları arasında yer alıyor. Bu tablo bize aslında çok daha temel bir soruyu yeniden sorma fırsatı veriyor:
Türkiye geleceğin sağlık sistemi için nasıl bir insan kaynağı yetiştirmek istiyor?
Çünkü sağlık sistemi yalnızca hekimlerden oluşmuyor. Hastaneler; farklı meslek gruplarının aynı anda, aynı amaç doğrultusunda ve birbirine bağımlı biçimde çalıştığı belki de en karmaşık organizasyonların başında geliyor. Hekimler, hemşireler, teknikerler, fizyoterapistler, diyetisyenler, eczacılar, psikologlar, biyomedikal uzmanları, mühendisler, bilgi teknolojileri ekipleri, sağlık yöneticileri ve daha birçok meslek grubu aynı sistemin parçası. Üstelik yapay zekâ, robotik cerrahi, genomik, biyoteknoloji, dijital sağlık, uzaktan sağlık hizmetleri ve veri analitiğindeki gelişmeler çok hızlı biçimde sağlık alanında karşılık buluyor. Bu nedenle geleceğin sağlık sistemini yalnızca daha fazla hekim yetiştirerek kuramayız. Doğru sayıda, doğru yetkinlikte ve birbirini tamamlayan sağlık profesyonellerini birlikte planlamak zorundayız.
Sayı mı, doğru planlama mı?
Türkiye'de yıllardır hekim sayısı, nüfusa düşen hekim oranı ve OECD karşılaştırmaları üzerinden bir tartışma yürütülüyor. Bu tartışmanın önemli bir tarafı var. Ancak yalnızca toplam hekim sayısına bakmak, sağlık sisteminin gerçek performansını anlamaya yetmiyor. Bir taraftan hekim sayımızın OECD ortalamalarının altında olduğunu ifade ediyoruz. Diğer taraftan Türkiye'de yıllık hekime başvuru ve hekim başına düşen muayene yükünün yüksek olduğunu görüyoruz. Bu iki veri birlikte düşünüldüğünde ortaya önemli bir soru çıkıyor:
Mesele gerçekten yalnızca hekim sayısının azlığı mı, yoksa sağlık hizmetinin organizasyonunda ve insan kaynağının kullanımında da yeniden düşünmemiz gereken alanlar mı var?
Hekime kolay ulaşabilmek elbette değerlidir. Ancak bir sağlık sisteminin başarısını yalnızca insanların yılda kaç kez hekime başvurduğuyla ölçmek doğru olmayabilir. Asıl önemli olan; hastanın doğru basamakta hizmet alıp almadığı, hekimin hastasına yeterli zamanı ayırıp ayıramadığı, gereksiz tekrar başvurularının azaltılıp azaltılamadığı, birinci basamağın ne kadar etkin kullanıldığı, ve diğer sağlık profesyonellerinin yetkinliklerinden ne ölçüde yararlanıldığıdır. Bu alanda son dönemde atılan adımları ve konuya yönelik artan farkındalığı da önemli buluyorum.
Bir hekimin gün içerisinde çok sayıda hastayı muayene etmesi ilk bakışta yüksek verimlilik gibi görünebilir. Ancak hastaya ayrılan süre azalıyor, klinik değerlendirme yüzeyselleşiyor ve aynı hasta kısa süre içerisinde tekrar sisteme giriyorsa, yüksek muayene sayısını tek başına başarı olarak değerlendirmek mümkün değildir. Belki de sağlıkta artık yalnızca erişilebilirliği değil, nitelikli erişilebilirliği konuşmamız gerekiyor.
Herkes asli görevini yapabilmeli
Sağlık sistemindeki insan kaynağı tartışmasının bir başka boyutu da görev dağılımıdır. Sağlık profesyonellerinin eğitim aldıkları ve en yüksek değeri üretebilecekleri alanlarda çalışmaları gerekir. Hekimin en önemli değeri klinik karar verme, tanı, tedavi ve hastasıyla kurduğu ilişkidedir. Hemşirenin, teknikerin, fizyoterapistin, eczacının ve diğer sağlık profesyonellerinin de kendi mesleki yetkinlikleri vardır. Bu görevlerin doğru dağıtılmadığı sistemlerde hem insan kaynağı verimsiz kullanılır hem de sağlık çalışanlarının üzerindeki yük artar.
Aynı yaklaşım yönetim için de geçerlidir. Sağlık kuruluşları artık yalnızca klinik tecrübeyle yönetilemeyecek kadar karmaşık yapılardır. Finansman, insan kaynakları, kalite yönetimi, dijital dönüşüm, sağlık teknolojileri, yatırım planlaması, uluslararası ilişkiler, sağlık turizmi, operasyon yönetimi ve stratejik planlama kendi uzmanlıklarını gerektiriyor.
Elbette hekimlerin yönetimde bulunması ve klinik perspektifin karar mekanizmalarına taşınması son derece değerlidir. Ancak sağlık yönetimini de kendi başına profesyonel bir uzmanlık alanı olarak görmek zorundayız.
Hekimin asli değerini hastasının yanında, sağlık yöneticisinin asli değerini ise bu hizmetin doğru sistem içerisinde üretilebilmesini sağlamakta görmeliyiz.
YÖK ile sağlık insan gücü birlikte planlanmalı
Buradan üniversitelere geliyoruz. Bugün gençlerimizin hangi üniversiteyi ve hangi bölümü tercih edeceğini konuşuyoruz. Fakat ülke olarak bizim sormamız gereken soru biraz daha büyük: Türkiye'nin on yıl sonra hangi sağlık mesleklerine ve hangi yetkinliklere ihtiyacı olacak? Kaç hekime ihtiyaç duyacağız? Hangi uzmanlık alanlarında? Kaç hemşireye? Kaç fizyoterapiste? Kaç sağlık teknikerine? Kaç sağlık yöneticisine? Kaç biyomedikal mühendisine? Kaç veri bilimciye? Ve bugün henüz adını yeterince konuşmadığımız hangi yeni sağlık meslekleri ortaya çıkacak? Bu başlıkların bugün çeşitli düzeylerde tartışıldığını ve kısmen planlandığını söyleyebiliriz. Ancak asıl ihtiyacın, gelecekte ortaya çıkacak dönüşümü bugünden görerek gerekli farkındalığı oluşturmak olduğuna inanıyorum. Sağlık mesleklerinin yanı sıra mühendislik, veri bilimi, bilişim, yönetim ve teknoloji gibi alanlardan gelen nitelikli profesyonellerin de sağlık ekosistemi içinde daha güçlü biçimde yer alması gerekecektir. Bu nedenle sağlık eğitiminin planlanması yalnızca üniversite kontenjanlarının belirlenmesiyle sınırlı kalmamalıdır.
Sağlık Bakanlığı ile YÖK'ün; nüfus projeksiyonlarını, yaşlanmayı, hastalık yükünü, bölgesel ihtiyaçları, sağlık teknolojilerindeki gelişmeleri, göçü, sağlık turizmini ve gelecekte ortaya çıkacak yeni meslekleri birlikte değerlendirerek uzun vadeli insan kaynağı planlaması yapması gerekir. Çok sayıda tıp fakültesi açılması veya kontenjan artırılması tek başına çözüm değildir. Eğitim kalitesi, öğretim üyesi kapasitesi, uygulama imkânları, eğitim hastanelerinin yeterliliği, uzmanlık dağılımı ve mezuniyet sonrası çalışma alanları da aynı sistem içerisinde değerlendirilmelidir. Mesele yalnızca kaç sağlık profesyonelimizin olduğu değildir. Nerede, hangi uzmanlıkta, hangi görev tanımıyla ve nasıl bir sağlık hizmeti modeli içerisinde çalıştıklarıdır.
Sağlık turizmi için de insan kaynağı şart
Bu tartışmanın tabii ki sağlık turizmiyle de doğrudan ilişkisi bulunuyor. Türkiye uluslararası hastalara kalite, güven ve güçlü klinik sonuçlar vaat ediyor. Ancak sağlık turizminin büyümesi, yerli hastayla uluslararası hastanın aynı sınırlı insan kaynağı için rekabet ettiği bir yapıya dönüşmemelidir. Sağlık turizminden elde edilen ekonomik değer; yeni kapasite, yeni teknoloji, daha fazla nitelikli insan kaynağı, eğitim, araştırma ve sağlık altyapısı üretmelidir. Böylece sağlık turizmi, mevcut sistemin kapasitesini tüketen değil, onu geliştiren bir mekanizmaya dönüşür.
Türkiye'nin uluslararası sağlık vizyonunda insan kaynağını yalnızca kendi ihtiyacı için yetiştirdiğimiz bir unsur olarak da görmemeliyiz. Geçtiğimiz haftalarda sağlık koridorlarından bahsettik. Bu koridorların en değerli unsurlarından biri de bilgi ve eğitim hareketliliği olabilir.
Türkiye yalnızca hasta kabul eden değil; hekim eğiten, sağlık yöneticisi yetiştiren, klinik programlar geliştiren, ortak araştırmalar yapan ve sağlık bilgisini ihraç eden bir ülke olabilir. Çünkü bir hastayı tedavi ettiğinizde bir kişiye sağlık hizmeti sunarsınız. Bir sağlık profesyonelini yetiştirdiğinizde ise aktardığınız bilgi yıllar boyunca yüzlerce, hatta binlerce hastaya ulaşabilir.
Gençlere yalnızca meslek değil, ufuk da vermeliyiz
Burada Türkiye'nin son yıllarda başka bir alanda yaşadığı dönüşümden çıkarabileceğimiz önemli dersler olduğunu düşünüyorum. Bir dönem uçak mühendisliği, uzay teknolojileri, yazılım, savunma teknolojileri ve ileri mühendislik alanları gençler için bugünkü kadar görünür kariyer alanları değildi. Türkiye bu alanlarda yatırım yaptıkça, kurumlar geliştirdikçe, teknoloji üretmeye başladıkça ve gençlerin önüne büyük hedefler koydukça yalnızca ürünler ortaya çıkmadı. Yeni bir insan kaynağı ve yeni rol modeller de ortaya çıktı. Bugün Selçuk Bayraktar gibi isimlerin gençler açısından rol modele dönüşmesi, Türkiye'nin kendi insansız hava araçlarını geliştirmesi, kendi haberleşme uydusunu üretmesi ve uzaya insan gönderebilen bir ülke hâline gelmesi bize önemli bir şeyi gösteriyor:
Gençlere alan açıldığında, hedef gösterildiğinde ve üretmeleri için ekosistem oluşturulduğunda, bir neslin meslek algısı da değişebiliyor. Bir genç artık yalnızca; “hangi bölümde iş bulabilirim?” diye sormuyor. “Ben ne geliştirebilirim?” diye sormaya başlıyor. Peki sağlıkta neden aynı dönüşümü gerçekleştirmeyelim?
Geleceğin sağlık profesyoneli yalnızca klinikte olmayacak
Türkiye'nin gençleri yalnızca geleceğin hekimleri, diş hekimleri, hemşireleri veya sağlık yöneticileri olmayacak. Aynı gençler; yapay zekâ destekli tanı sistemleri geliştirebilir, robotik cerrahi teknolojileri üretebilir, yeni biyoteknoloji şirketleri kurabilir, kişiselleştirilmiş tıp çözümleri geliştirebilir, ilaç ve aşı araştırmaları yapabilir, genetik ve genomik alanında yeni modeller ortaya koyabilir, sağlık verisini anlamlandıran sistemler tasarlayabilir, giyilebilir sağlık teknolojileri geliştirebilir ve dünyanın kullandığı sağlık teknolojilerini Türkiye'den çıkarabilir. Çünkü sağlık artık yalnızca tıp biliminin sınırları içerisinde gelişmiyor.
Tıp; mühendislikle, yapay zekâyla, genetikle, biyoteknolojiyle, veri bilimiyle, robotikle ve yönetim bilimiyle giderek daha fazla iç içe geçiyor. Dolayısıyla geleceğin sağlık insan kaynağı planlamasını yaparken yalnızca kaç tıp öğrencisi yetiştireceğimizi konuşmak yeterli değildir. Türkiye'nin geleceğin sağlık teknolojilerini geliştirecek kaç mühendise, kaç bilim insanına, kaç araştırmacıya, kaç girişimciye ve kaç sağlık yöneticisine ihtiyacı olduğunu da konuşmalıyız.
Bilgiyi yalnızca tüketen değil, üreten ülke
Türkiye'nin sağlıkta önemli bir tecrübesi ve güçlü bir tarihsel birikimi var. Ancak geçmişle övünmek tek başına gelecek inşa etmez. İbn Sina'nın bu coğrafyanın bilim tarihinde önemli bir yere sahip olduğunu söylemek değerlidir. Fakat daha önemli soru şudur: Geleceğin İbn Sinaları neden yeniden bu coğrafyadan çıkmasın? Bugün elimizde geçmişte olmayan çok daha güçlü imkânlar var. Dünyanın bilgi birikimine ulaşabiliyoruz. Doğu'nun tarihsel ve kültürel birikimiyle Batı'nın bilimsel araştırma kapasitesini ve teknoloji kültürünü aynı anda takip edebiliyoruz. Buna Türkiye'nin sağlık tecrübesini, mühendislik kabiliyetini, üniversitelerini ve genç nüfusunu ekleyebiliriz. Belki de asıl hedefimiz dünyanın geliştirdiği sağlık teknolojilerini yalnızca kullanan bir ülke olmak değil; sağlık bilgisini, tedavi yöntemlerini ve teknolojiyi üreten ülkelerden biri olmak olmalıdır.
Bugün üniversite tercihi yapan gençlerimize yalnızca hangi bölümün daha yüksek puanla öğrenci aldığını, hangi mesleğin daha fazla kazandırdığını veya hangi mesleğin daha güvenli olduğunu anlatmak yeterli olmayabilir. Belki de onlara daha büyük bir ufuk göstermemiz gerekiyor.
Bundan yıllar önce kendi insansız hava araçlarımızı geliştirmek, kendi haberleşme uydumuzu üretmek veya bir Türk vatandaşının uzayda bilimsel deneyler yapması birçok genç açısından oldukça uzak hedeflerdi.
Bugün bunlar artık hayal değil.
Peki neden sağlıkta da benzer bir hikâye yazılmasın?
Neden Türkiye yalnızca dünyanın tercih ettiği hekimleri yetiştiren değil, dünyanın kullandığı sağlık teknolojilerini ve tedavi modellerini geliştiren bir ülke olmasın?
Neden Doğu'nun yüzyıllara dayanan bilgi birikimiyle Batı'nın bilim ve teknoloji kapasitesini buluşturan yeni bir sağlık ekolü Türkiye'den doğmasın?
Ve neden geleceğin İbn Sinaları yeniden bu coğrafyadan çıkmasın?



Yorumlar