Sağlıkta Bağımsızlık: Teknolojiyi Kullanan Değil, Üreten Ülke Olmak
Sağlık Turizminin Yeni Paradigması – Bölüm 12
30 Ağustos, bu ülkenin bağımsızlık iradesinin en güçlü sembollerinden biridir. Bağımsızlık denildiğinde çoğunlukla sınırları, savunmayı ve siyasi egemenliği düşünüyoruz. Oysa günümüz dünyasında bağımsızlığın başka boyutları da var. Enerjide bağımsızlık. Gıdada bağımsızlık. Savunmada bağımsızlık. Teknolojide bağımsızlık. Ve bana göre üzerinde çok daha fazla düşünmemiz gereken bir başka alan: Sağlıkta bağımsızlık.
Geçtiğimiz hafta geleceğin sağlık sisteminin yalnızca daha fazla hekim veya daha fazla sağlık çalışanı yetiştirmekle kurulamayacağını; bilgi üreten, teknoloji geliştiren, farklı disiplinleri sağlık ekosisteminde buluşturan yeni bir insan kaynağına ihtiyacımız olduğunu değerlendirmiştik. Şimdi bu düşünceyi bir adım ileri taşıyalım. Çünkü güçlü bir sağlık sistemi yalnızca iyi hastanelere ve iyi hekimlere sahip olmakla kurulmaz. Kullandığı teknolojiyi, ilacı, tıbbi cihazı, yazılımı ve bilgiyi ne ölçüde üretebildiği de o sistemin gerçek gücünü belirler.
Sağlıkta dışa bağımlılık yalnızca ekonomik bir mesele değildir
Bir hastanenin içinde birkaç dakika dolaştığımızda aslında ne kadar büyük bir teknoloji ekosisteminden bahsettiğimizi daha iyi görebiliriz. MR cihazları... Bilgisayarlı tomografi sistemleri... Robotik cerrahi platformları... Laboratuvar cihazları... Yoğun bakım ekipmanları... İmplantlar... İlaçlar... Biyoteknolojik ürünler... Yapay zekâ yazılımları... Hasta bilgi sistemleri... Genetik analiz teknolojileri... Sağlık artık yüksek teknolojiyle iç içe geçmiş durumda. Dolayısıyla kullandığınız sağlık teknolojilerinin önemli bölümünü dışarıdan almak zorundaysanız mesele yalnızca ithalat faturası değildir. Aynı zamanda sağlık sisteminizin sürdürülebilirliği, krizlere dayanıklılığı ve stratejik hareket kabiliyetiyle ilgilidir.
Pandemi dönemi dünyaya bunu çok açık biçimde gösterdi. Para sahibi olmak her zaman ürüne erişebileceğiniz anlamına gelmiyor. Bazen dünyada herkes aynı ürüne aynı anda ihtiyaç duyuyor. İşte o noktada üretim kapasitesi stratejik güce dönüşüyor.
Hastane yapmak yetmez
Türkiye son yıllarda sağlık altyapısı açısından önemli bir kapasite oluşturdu. Modern hastanelerimiz, yetişmiş hekimlerimiz, ileri tedavi imkanlarımız ve güçlü bir sağlık hizmeti üretim tecrübemiz var. Ancak önümüzdeki dönemde şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bu hastanelerin içerisindeki teknolojinin ne kadarını biz üretiyoruz?
Çünkü yalnızca hastane binası yapmakla sağlık teknolojisi ülkesi olunmuyor. Asıl mesele; o hastanenin içerisindeki cihazı geliştirmek, yazılımını üretmek, verisini analiz etmek, yapay zekâ algoritmasını oluşturmak, kullandığı ilacın araştırmasını yapmak, biyoteknolojik ürününü geliştirmek ve gerektiğinde bütün bu sistemleri başka ülkelere ihraç edebilmektir.
Sağlıkta yeni hedefimizin artık yalnızca hizmet üretmekten teknoloji üretmeye doğru genişlemesi gerektiğini düşünüyorum.
Savunma sanayisinden çıkarabileceğimiz ders
Geçtiğimiz hafta savunma sanayisindeki dönüşümden ve bu dönüşümün yeni bir gençlik, insan kaynağı ve rol modeller oluşturduğundan bahsetmiştik. Buradaki önemli nokta yalnızca ortaya çıkan ürünler değildir. Bir ekosistem oluştu. Mühendisler yetişti. Yeni şirketler kuruldu. Üniversiteler bu alanlara yöneldi. Gençlerin ilgisi arttı. Girişimcilik gelişti. Ve bir dönem yalnızca dışarıdan satın alınan bazı teknolojilerin artık Türkiye'de geliştirilebileceği görüldü.
Sağlıkta da benzer bir zihinsel dönüşüme ihtiyacımız var. Neden dünyanın kullandığı robotik cerrahi sistemlerinden biri Türkiye'den çıkmasın? Neden yeni nesil görüntüleme teknolojilerini Türk mühendisler geliştirmesin? Neden yapay zekâ destekli tanı sistemlerinde Türkiye küresel markalar oluşturmasın? Neden biyoteknoloji, genomik veya kişiselleştirilmiş tıpta Türk şirketleri dünyada söz sahibi olmasın? Neden yeni ilaç molekülleri, tıbbi cihazlar ve dijital sağlık platformları bu coğrafyada geliştirilmesin? Bunların hiçbiri yalnızca sağlık sektörünün kendi başına gerçekleştirebileceği işler değildir.
Hekim ile mühendisin buluştuğu yer
Geleceğin sağlık teknolojisinin belki de en kritik noktası burada. Hekim hastanın problemini biliyor. Mühendis teknolojiyi biliyor. Veri bilimci veriyi okuyabiliyor. Yazılımcı çözümü dijitalleştirebiliyor. Biyolog ve genetik uzmanı hastalığın moleküler mekanizmalarını anlayabiliyor. Sağlık yöneticisi ise bütün bu kapasitenin sürdürülebilir bir modele dönüşmesini sağlayabiliyor. Bunların her biri ayrı ayrı değerli. Ancak gerçek inovasyon, bu insanların aynı masaya oturduğu zaman ortaya çıkıyor. Türkiye'nin üniversitelerinde ve sağlık kuruluşlarında bu multidisipliner yapıları daha fazla oluşturması gerektiğini düşünüyorum.
Tıp fakülteleri yalnızca hekim yetiştiren kurumlar olmamalı. Mühendislik fakülteleriyle, bilgisayar bilimleriyle, eczacılıkla, biyoteknolojiyle, işletme ve sağlık yönetimiyle birlikte ürün ve teknoloji geliştiren merkezlere dönüşmelidir.
Üniversitenin görevi yalnızca mezun vermek değildir
Burada üniversitelerin rolünü yeniden düşünmemiz gerekiyor. Bir üniversitenin başarısını yalnızca kaç öğrenci mezun ettiğiyle ölçemeyiz. Kaç patent üretti? Kaç sağlık teknolojisi geliştirdi? Kaç akademik çalışmayı ürüne dönüştürdü? Kaç girişim çıkardı? Kaç uluslararası araştırma ağına katıldı? Kaç teknolojiyi sağlık sisteminin kullanımına sundu? Bunları da sormamız gerekiyor. Çünkü geleceğin üniversitesi sadece bilgi aktaran değil; bilgiyi ürüne, teknolojiye ve ekonomik değere dönüştüren üniversite olacaktır.
İlaç ve biyoteknoloji ayrı bir stratejik alan
Sağlıkta bağımsızlığın en kritik başlıklarından biri de ilaçtır. Özellikle biyoteknolojik ilaçlar, aşılar, kişiselleştirilmiş tedaviler ve ileri tedavi ürünleri önümüzdeki yıllarda sağlık ekonomisinin çok daha büyük bölümünü oluşturacak. Türkiye burada yalnızca jenerik üretim veya paketleme kapasitesiyle yetinmemeli. Araştırma-geliştirme, molekül geliştirme, klinik araştırmalar, biyoteknolojik üretim ve uluslararası ruhsatlandırma kapasitesini büyütmelidir. Bir ülkenin sağlıkta gerçek gücü yalnızca ilaca ulaşabilmesi değil; gerektiğinde o ilacı geliştirebilmesi ve üretebilmesidir.
Verinin sahibi kim?
Yeni dönemin bir başka stratejik alanı ise sağlık verisidir. Yapay zekânın sağlıkta hızla geliştiği bir dünyada veri artık yalnızca hastane kayıtlarından ibaret değildir. Veri; bilgi, araştırma, teknoloji ve ekonomik değer üretir. Türkiye'nin milyonlarca hastaya hizmet veren büyük bir sağlık sistemi ve önemli bir klinik veri potansiyeli bulunuyor. Bu veriyi elbette hasta mahremiyeti ve etik ilkelerden taviz vermeden doğru biçimde yönetebilirsek, yapay zekâ ve sağlık teknolojileri açısından çok önemli bir avantaja dönüştürebiliriz. Ancak kendi verimiz üzerinden başka ülkelerin teknolojilerini geliştirmekle yetinirsek, fırsatın önemli bölümünü kaçırmış oluruz. Verimizi korurken bilgiyi ve teknolojiyi de kendimiz üretmeliyiz.
Sağlık turizmi açısından mesele daha da önemli
Sağlık turizminde dünya çapında güçlü olmak istiyorsak yalnızca kaliteli tedavi sunmak uzun vadede yeterli olmayabilir. Bir noktadan sonra ülkeler arasındaki rekabet şu alanlara kayacak: Kim daha iyi teknoloji geliştiriyor? Kim kişiselleştirilmiş tedavi sunuyor? Kim yapay zekâyı sağlık sistemine daha iyi entegre ediyor? Kim kendi ilaç ve biyoteknoloji kapasitesini oluşturuyor? Kim hasta verisini güvenli biçimde yönetiyor? Kim sağlık profesyonellerini geleceğe daha iyi hazırlıyor? Türkiye sağlık turizminde yalnızca hizmet avantajıyla değil, giderek artan ölçüde bilgi ve teknoloji avantajıyla rekabet etmelidir. Hatta daha ileri gidelim. Türkiye'ye gelen uluslararası hasta yalnızca Türk hekiminin tedavisini değil; Türk sağlık teknolojisini, Türk yazılımını, Türkiye'de geliştirilmiş tıbbi cihazı ve belki gelecekte Türkiye'de geliştirilmiş ilacı da kullanabilmeli. İşte o zaman sağlık turizminin oluşturduğu ekonomik değer çok farklı bir seviyeye ulaşır.
Sağlıkta bağımsızlık dünyaya kapanmak değildir
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Sağlıkta bağımsızlık, dünyadan kopmak veya her şeyi tek başımıza yapmak anlamına gelmez. Bilim zaten sınırları aşarak gelişir. Doğu'nun ve Batı'nın bilgi birikiminden yararlanacağız. Uluslararası üniversitelerle çalışacağız. Ortak araştırmalar yapacağız. Küresel şirketlerle iş birlikleri geliştireceğiz. Bilim insanlarımız dünyadaki merkezlerle birlikte çalışacak. Ama bütün bunları yaparken yalnızca teknoloji satın alan veya bilgi tüketen taraf olmamalıyız. Bir sağlık hizmetinin oluşturduğu değer tek bir hasta yolculuğuyla sınırlı kalabilir; ancak o hizmette kullanılan teknoloji dünyanın yüzlerce hastanesine ihraç edilerek çok daha büyük ve sürdürülebilir bir değer üretebilir.
Masaya bilgiyle, teknolojiyle ve ürünle oturan taraflardan biri olmalıyız. Gerçek bağımsızlık belki de tam olarak budur. Dünyayla güçlü biçimde entegre olurken kendi üretim kapasitenizi de geliştirebilmek. 30 Ağustos bize bağımsızlığın ne kadar büyük bir irade gerektirdiğini hatırlatıyor. Bugünün dünyasında bu iradenin yeni cephelerinden biri de bilim ve teknolojidir. Savunmada bunu yapabileceğimizi gördük. Uzayda ilk adımlarımızı attık. Dijital teknolojilerde yeni bir nesil yetişiyor. Peki sağlıkta neden olmasın?
Neden Türkiye dünyanın yalnızca tedavi olmak için geldiği ülkelerden biri değil; sağlık bilgisini, ilacını, cihazını ve teknolojisini üreten ülkelerden biri olmasın? Ve belki de bugün 30 Ağustos'un bize bıraktığı bağımsızlık fikrini geleceğe taşımanın yollarından biri de tam olarak budur:



Yorumlar